31 Mayıs 2011 Salı

Merhum Metin Lokumcu hakkında

Bugün uzun bir süredir zihnimde ziyaret etmediğim bazı koridorların kapılarının açıldığı bir gün oldu benim için. Anlattıkça anlaşılamayan, üzüldükçe içimin soğumadığı, ruhumu vicdan azabı veya pişmanlığın dindiremediği bir iç sıkıntısına teslim eden bu olay sayın başbakanımızın Hopa ziyareti sırasında cereyan etti. 54 yaşında saçlarında yılların tozunu taşıyan bir amca sabah uyanıp son 40 yıl yaptığı gibi tıraşını olup, içindeki Karadenizli heyacanının da desteğiyle belki de yavaş yavaş bozulmaya başlayan sağlığını dert etmeyi bırakıp, muhtemelen ilçe merkezindeki bir konfeksiyondan aldığı ceketini de sırtına geçirerek sokağa çıktı. Yıllardır geçtiği sokaktaki olağan dışı hareketliliği hayrolsun diyerek karşılayarak merkeze, arkadaşlarının yanına indi. Bugün, 17000 nüfuslu sınır ilçesi olan memleketinin alışık olmadığı ancak 4 yılda bir gördükleri bu organizasyonun bu seferki büyüklüğüne şaşırmış olsa da yine de duruşundan vazgeçmeyeceği bir gündü. Çevre illerden otobüslerle toplanmış partizanlar, kolluk güçleri, korumalar ve siyasiler zaten küçük olan miting alanının yarısına yakınını doldurmaktaydı. Kalanını da çoğunu ismini bildiği komşu ve önde gidenlerinden olduğu doğa dostları oluşturmaktaydı. Sayın başbakanımız konuşmasını yaptıktan sonra kendisine göre zaten Gürcistan'dan gelen elektiriğin ülkemize giriş yaptığı, Çernobil sonrası biraz ihmal biraz da kötü kader sonucu ölümlerin yarısının kanserden oluştuğu memleketine bir darbe daha vuracak olan  HES'ni protesto etmek için demokratik hakkını kullanmak üzere bu yaşına kadar yaptığı gibi korteksindeki motor nöronlarından kaslarına sinyali gönderdi. Çünkü bu yaşına kadar doğru bildiğini yapmıştı. Ama hep kanuni sınırlara uyarak. Bu da bu sınırlar dahilinde , tam da kaşısındaki devlet büyüğünün vaad ettiği gibi "ileri demokratik" bir haktı. Fakat ister imamın, ister Che'nin ordusu olsun farketmez  karşısındakiler orantısız bir güç ile kuvvetle muhtemel onu okutmuş olan bu adama öyle bir  karşılık verdiler ki, en beğenmediği ülkelerdeki protestolarda olanları izlediği uydudaki yabancı haber kanalında gördüğü sahnelerle karşılaştırma bile yapamadı belki mevcut olan halini. çünkü o artık inandığı değerler uğruna, ama kimseye zarar vermeden, fakat asla kimsenin demokratik haklarını kısıtlamadan bu hayata torunlarına "yaşanılabilir" bir ortam bırakmak uğruna veda etmişti. Bu sırada gerçek eşkiyalar can almak için plan yada eylem yaparken, o geleceği için canını veriyordu üstelik "eşkiya" kendisi olmuştu bir kısım devlet erkanı ve yandaşının nezlinde. İşte bunlar ağırıma gidiyor. Ne görüşte olursa olsun, ki Hopa uzuuun bir süredir tek ÖDP'li belediyedir ve "marjinal" tutumu herkesce bilinen bir kazadır. Burada her türlü provakatif eylemin olabileceği yine herkesce tahmin edilebilirken tedbirler ve  tutumların daha sağduyulu olması gerekmez miydi? Ülkemizin evladı polis ve askerin canına  molotovla kastedenlere su sıkan, bugüne kadar bu tarz seçim kampanyalarında en taşkın eylemlere bile onlarca kez seyreltilmiş tepkiler veren iktidarlar ne zaman bu kadar halktan koptular ve nasıl bu kadar yakın olduğu ilüzyonunu herkese yutturdular? İşte bunlar yüreğimi acıtıyor. Sayın merhum Metin Lokumcu; mekanın cennet olsun. Allah rahmet eylesin...

29 Mayıs 2011 Pazar

Konya'da bir düğün

Bugün işyerinden bir arkadaşımın evlilik düğünü için Konya'ya gittik. yaklaşık bir haftadır bugünü bekliyordum. İşteki onca yorgunluk ve stresimden bir kaçış olacaktı bu minik hafta sonu tatili. Yolculuk planımızda sabah erkenden yola çıkmak ve Meram bağlarında kahvaltı etmek vardı, fakat henüz anlayamadığım bir şekilde sabah 8 de uyanmamıza rağmen 12.30 da ancak çıkabilmiştik. Öğlen saatlerinde yola koyulduk. Yıllardır Adana'ya gelip giderken önünden geçtiğim Kulu-Konya sapağına saptık. Ankara-Adana yolunun aksine oldukça geniş ve düzgün bir yol. Oldukça süratli bir yolculuk oldu. Arkadaşlarımın bu yol hakkındaki uyarıları olmasa daha da hızlı olabilirdi. Uçsuz bucaksız ovada ip gibi sıralanmış bir yol, en ufak bir tepe veya dağ ile bölünmeden bizi Konya'ya kadar getirdi. Navigasyon cihazımız sağolsun, erkek evinin kapısında buluverdik kendimizi. Kısa bir bekleyiş sonrası damatımız ve bazı aile bireyleriyle selamlaştık ve düğün konvoyuna katıldık. Bu sırada arabamızın aynasına konvoya ait olduğumuzu belirten havlu işgüzar düğün organizatörlerince astırılmıştı bile. Kız evinden gelinin alınması sonrasında Diltaş sosyal tesisleri adında, bir okula bitişik düğün salonuna geldik. işyerinden arkadaşlarla bize ayrılan masaya geçtik. yarım saat kadar süren bir sohbet sonrasında yemek anonsu yapıldı ve erkekler yan salona alındı. Gelelim bir haftadır herkesin bahsettiği meşhur Konya düğün yemeğine. Anlatılana göre bir düğün için 30-40 hayvanın kesildiği olurmuş. Tanıyan tanımayan herkesin davetli olduğu düğün yemekleri Konya kültürünün bir parçasıymış. Eskiden açık havada göz önünde dev kazanlarda pişen yemek küçük gruplar halinde oturan misafirlere ortak bir kaptan ikram edilirken, bu adet yavaş yavaş yerini salonlara ve organizatörlerce düzenlenen hızlı bir otur-ye-kalk olayına dönüşmüş. Yine de gayet güzeldi. Sofraya 10 kadar arkadaşla oturduktan sonra ortaya iki kap yoğurtlu bir çorba geldi. Herkes kaşığını daldırarak bitirir bitirmez yine ortayanohutlu-kuş üzümlü pirinç pilavı üzerinde kuşbaşı et kavurma geldi. Gözlemlediğim kadarıyla ekibin performansına göre dur diyene kadar garsonlarca bu et-pilav gelip gidiyordu. Bizim masamıza 3 sefer geldi. Hemen sonrasında heralde iştah kessin diye irmik helvası geldi. Çam fıstığı ve sıvı yağla yapılmış helva biraz sönüktü. Zaten çok yiyen de olmadı. Kısa bir ikinci et-pilav faslından sonra meşhur bamya çorbası geldi. Hep duyardım bu çorbayı. Konyalıların çoğu için bamyanın tek sunum şekliymiş bu çorba. Başka bir şehirde bamya yemeğini gören Konyalı bir çok dostumun şaşırması bu yüzdenmiş. Çorba heralde toplu piştiği için çok aromatik gelmedi bana. Gerçi toplu kazanda pişen yemekler daha bir güzelolur fakat bu daha çok et yemekleri için geçerli bence. Bamyanın ekşimsi ve meyvemsi tadını almak çok güç. Ama yine ortalamanın üstünde bir tat. Ve meşhur zerde teşrif etti soframıza. Birkaç kez zerde yemiştim. Ama böyle taze pişip de sofraya gelenini, ki böylesi makbüldür, ilk defa tattım. Çok basit görünmesine rağmen oldukça lezzetliydi. Safranboluda yediğim safranlı zerdeye göre daha az baharatlı ama daha yoğun kıvamlı ve içi dolgundu. Bana kalsa daha yarım saat kadar oturup ayrı ayrı tekrar tadardım hepsini fakat ayakta bekleyen ve daha yemek alamamış insanları görünce grupça kalktık.Bahçede çay ikramı oldu. Sonrasında takı töreni ve fotoğraf faslı tabiki. Sonrasında işten bir abimizin daveti üzerine ailesinin Meram'daki evine kısa bir ziyarette bulunduk. İki katlı müstakil, her tarafı yeşil asmalar ve sarmaşıklarla donanmış beyaz bir eve geldik. Oldukça samimi bir selamlaşma sonrası 60 yaşlarındaki çiftin salonuna kurulduk. Çok zevkli döşenmiş, her yerde evin beyefendisinin heykel ve resimlerinin bulunduğu halısı, kristalleri, vitrini, şöminesi, zigon sehpaları, danteller ve şekerliğiyle lükse yakın tipik bir Türk evi salonuydu. Bahçeye bakan arka balkonuna çay içmeye geçtik. Sanatçı eli değdiği her halinden belli olan bu geniş sayılabilecek balkonda oldukça şık çay takımlarıyla güzel bir çay keyfi yaptık ve nezih bir sohbette bulduk kendimizi. Yolcu yolunda gerek diyerek bir süre sonra hava da esmeye başlayınca selamlaşarak kalktık. Bu güzel ziyaret bana aile bağlarının tadını, önemini, özelliğini bir kez daha hatırlattı. Düğün konvoyunda birbirini tanımayan yüz kadar arabanın birbirilerine saygı içerisinde hareketi, karşılık beklenmeden yapılan gönülden ikramları, bir adetin evrilse de halen güzellikle uygulanışı ve bunun toplum için ne kadar önemli olduğu, bir çocuğun artık büyüdüğünü ve gözlerinin önünde artık başka bir aile oluşunu bilinç altında hisseden damadın babasının sevinci, gururu, kaygısı ve gönlünün bir yerinde ayrılığın hüznü bu düğünden aklımda kalanlardı dönüş yolunda eşimle sohbet ederken kafamdan geçen...