21 Haziran 2011 Salı

Boğaziçi Lokantası


Sıhhıye'de çalışmaktayım. Bazı öğle aralarında ekip olarak biryerlere gideriz. Burasıyla da bu şekilde tanıştım. İşyerimize oldukça yakın. Ulus Yeğenbey vergi dairesini çoğu Ankaralı bilir. Hemen öncesinde tek katlı bir mekan burası. Daha önce önünden defalarca geçmeme rağmen hiç dikkatimi çekmemişti. Belki de başkentte bu kadar İstanbul temalı bir yerin iyi olmayacağını düşünmüşümdür. Eski bir esnaf lokantasıyken zamanla revizyonlara uğramış ve bugün klasik esnaf lokantası tanımından uzaklaşmıştır. Genelde bu değişiklikler kalite ve lezzette bozulmayla sonuçlansa da burada bu böyle işlememiş. Dört veya beş kez gelme fırsatı buldum ve her seferinde bir daha ki gelişimde ne seçeceğimi düşünerek dükkandan çıktım. Genelde aynı mekana tekrar tekrar gelmek yerine başka yerleri görme taraftarıyım fakat burası için asla böyle olmuyor. Bir kere alacağım yemeği görerek, hakkında bilgi alarak seçmek bence büyük bir ayrıcalık. Süprizle karşılaşma riskini baya bir azaltıyor.



İkincisi porsiyonları obur bir insan için bile doyurucu. Ve en önemlisi yağından tuzuna, etin kalitesinden sebzelerin tazeliğine kadar hepsi üst kalite. Eşimle bunu tarif etmek için "gerçek yemek" veya "gerçek lokanta" tabirlerini kullanırız son zamanlarda kaliteli mekan kılığına girmiş yeni yetme kafeden bozma lokantalara itafen. Eti neredeyse küçükken Kars'daki yaylamızda yediğimiz et gibi. Kuzusu danası ayrı ayrı lezzetli. İşin sanatsal tarafı olan pişirimi de üst kalite. Etleri öldürmeden ama lokum kıvamında yapmak tam bir maharet işi bence. Bu arada koyu bir et taraftarı olduğumu anlamışsınızdır. Hemen her seferinde "az"  işkembeyle başladım. Klasik işkembeci çobacısından biraz farklı buradaki. Öncelikle beyaz renkli. İşkembecideki gibi koyu veya sulu görünümlü değil. Muhtemelen pişirme tarzları farklı. Tek kazanda yoğurtlu ve uzun sürede piştiğini düşünüyorum. Çobacılarda ise genelde tek bir çorba suyuna tuzlama,paça,çürük,işkembe,beyin vs katılarak o şekilde adlandırılıp servis ediliyor. Burada pişen ev işkembesine benzeyen çeşidi bana daha çok hitap ediyor. Lezzetli ve tatminkar. Gerçi "kötü işkembe çorbası yoktur, az sirke-limon-biber vardır" hesabı yeterince limon-sirke-biberden sonra hepsi bana uyar. Tattığım çoban kavurma, istim kebabı, kuzu kapama, kuzu fırın oldukça lezzetliyidi. Et ve sebzeler özümsenmiş, tatları birbirine geçmişti. Yani gözünüzü kapatınca eti tattığınızda etin yanındaki sebzeyi anlayabilirsiniz ki bu benim için önemli bir kriter. Sadece çoban kavurmada dolgularımı tehdit eden kemik parçaları sıkıntı yaşattı. Bir de çok yağlı olduğu uyarısına rağmen benim gibi bu yemeği seçenler bol yağlı kemikli etten biraz etkilenebilirler. Ben kısa süreli bir TİA ( kısa süreli geçici bayılma, kısmi felç gibi) geçirdim mesela :)

Zeytinyağlılarına gereken ilgiyi verecek fırsatım olmadı. Bir daha ki sefer Özlemimle beraber gidip bu konuda deneyimlerimizi aktaracağız. Çünkü bu tamamen onun alanına girmekte.

Ve tatlılar. Ana yemeklere istediği kadar kuş kondursun, bir yerde tatlıya doyamadan kalkınca birşeyler yarım kalıyor içimde. Burası çoğu insanın tatlı açlığını tamamen söndürebilecek bir yer bence. Ben genellikle sütlacını yedim. Taptaze, hatta bir keresinde ılıktı bile, süt kokan tam kıvamında bir tatlı. Ekmek kadayıfı da aynı şekilde son derece başarılıydı. Kaymağı "gerçek kaymak"tı. Şerbeti baymıyor ve dokusu da pasta gibi dağılmıyordu. Benim kriterlerim ekmek kadayıfı için öncelikle bunlar. Bir porsiyonu ikimiz çin tatmin edici oldu. Ayva ve kabak tatlısı da standartların oldukça üstündeydi. Meyveler diri ama pişmişti. Şerbetlerini tamamen emmiş ve aromalarını fazla kaynamaktan dolayı kaybetmemişlerdi. Meyve tatlılarını çok tercih etmesem de memnun kaldım. Kalburabastı da şerbetli sevenler için güzel bir seçim olur bence.

Resimde tatlıların sadece bir kısmı yer alıyor. Esas güzel olan diğer dolabı çekecek fırsatım olmadı, üzgünüm. Ama zaten gitme fırsatı bulursanız kapıdan girişte sağda görünce oyuncakçıya girmiş çocuk gibi ağzınız kulaklarınıza yapışacaktır.


Sonuç: Geleneksel lezzeleri sevenler için biçilmiş kaftan. Kuvvetle öneririm.



.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Haziran'da gezmek zor...


Yer Ankara. Tarih 13 Haziran 2011. Genel seçimlerin hemen sonrası ülkeyi saran sıcak atmosferin aksine başkentimiz soğuk havaya teslim olmuş durumda. Bir türlü gelemedi yaz. 11 yıldır Ankara'da ikamet etmekteyim. Alışagelenin aksine Mayıs ortasından sonra kendini iyice hissettiren yaz Haziran ayı ortasında bile bizlere zamansız sonbahar tadını yaşatmakta. Hatırlıyorum da, eskiden bu zamanlarda Kızılay meydanında buluşurken, Tunalı'da gezerken veya sınırlı eğlencelerimizden birini yaparken ter içinde kalırdık. Kızılay öğleden sonra sarıya döner, hayat daha bir yavaş akardı. Genel olarak asık olan Ankaralıların suratları bile daha kaygısız ve hoşgörülü bakardı. Yeryüzünde sıcaktan kafası haşlananlar, yeraltına indiklerinde yaklaşan Ankaray'ın estirdiği rüzgarla uyanır, kendine gelirdi. Aklımda böyle bir Haziran varken, alakasız bir yağış, gelmeyen sıcaklar, evde oturarak geçirilen hafta sonları çok canımı sıkıyor. Mesela bu hafta sonu İncek'te eşim ve oğlumla güzelce zaman geçirecektim. Hava bulutlu olmasına rağmen bu kararımıza sadık kalarak oraya kadar gittik de. Oğlum hırkasıyla yeşilliklerde oynarken, biz çay siparişimiz vermiştik. Fakat daha çayımız gelmeden ani bir sağanak yağış altında kaldık. Musonları aratmayan bu yağış sonrasında apar topar kalkıp evimize döndük. Kursağımızda kalan hevesimizi bir sonraki haftaya diye teskin ederken, zaten ancak son zamanlarda alışabildiğimiz Ankara’yla aramız tekrar açıldı. Yine canım deniz kenarı çeker oldu ve etrafımdaki estetik yoksunu kenti yargılar oldum. Son zamanlarda Eymir’di, AOÇ’ydi, İncek’ti kendimizi kandırırken, Matrix’ten çıkıp gerçek dünyaya geri döndüm. En azından Haziran'ın ortasında ceketi giymek zorunda kalmasam, filmdeki Cypher gibi matrixte yaşamaya razı olacam...

7 Haziran 2011 Salı

Beni unutma...

Sarı bir Muğla öğleden sonrası sırtımda notlar ve kitaplarımın olduğu çantayla üç yıldır her santimetresini ezberlediğim ev-okul yolunda yine ter içinde yürüken başlamıştım metal-hard rock müzik dinlemeye. O zamanlar ki kankam Mehmet ile dönemimiz için çok da sık rastlanmayan bir grup çalmıştı gönlümüzü; Manowar !. Yaşıtlarımız arasında bu tarz dinleyenlerin çoğu sıklıkla Metallica, hadi bilemedin Megadeth'in ötesine geçemeyerek genellikle özenti müzik zevklerini tatmin ederken biz Manowar'ın  Türkiye'de olmayan albümlerini toplamakla, şarkı sözlerini bulmakla ve grup hakkında bilgi toplamakla geçiriyorduk günlerimizi. Okul dönüşü odamdaki koltuğa kendimi bırakıp eskiden vitrinimizin baş köşesinde duran fakat sonrasında evdeki liberalleşme akımları neticesinde odamdaki yerini alan stereo Philips müzik setine o gün canımın çektiği albümü koyup sözlerine birebir eşlik ederek albümü bitirmeden yemeğe bile oturmuyordum. Benim için bu seanslar tüm okul ve sosyalleşme stresini bir kenara bırakıp zihnimi ve ruhumu netleştiren günün en değerli saatleriydi. Ergenlik dönemi bu tempoyla yıllarca sürdü. Bir dönem medya satanistlere sardırmıştı ve metal müzik dinleyenler satanist damgası yiyordu. Bu dönemde ben de pek çok genç gibi babam tarafından metal dinlemeyi bırakmam konusunda hafif bir baskı gördüm fakat yine medya sayesinde ilginç bir şekilde bu sıkıntıyı da atlattım. Olay şöyle; o dönem Ankara'da Haldun Karagöz adlı bir kalp cerrahı (sonrasında yakınen tanıma fırsatı buldum) ile yapılan haberde ameliyatta metal dinlediği ve bunun konsantre olmasını kolaylaştırdığı gibi bir haber ve röportaj yayımlanmıştı. Benim de son sürat cerrah olmak için Tıp Fakültesi'ne girmeye çalıştığımı bilen babam bu haberden sonra kendisi dinlememi provake eder olmuştu. Bu kısa duraksamadan sonra üniversite yıllarında Manowar dışında diğer metal grupları olan Mötley Crüe, Judas Priest, Guns N Roses, Scorpions, Black Sabbath vs ile yıllarımı geçirdim. Bu dönemde Radyo ODTÜ neredeyse tek dinlediğim kanal olmuş ve dolayısıyla beni metal müziğin hırçın dalgalı okyanusundan, soft rock'ın tropik bir adaya vuran yumuşak dalgalı sularına kadar sürüklemişti. Artık eskisi gibi coşamaz olmuştum Manowar dinlerken. Bu durumda kanımdaki testesteron seviyesinin ve gözlerimin kenarlarındaki artmakta olan kırışıklıkların da etkisi var tabi. Böyle birkaç yıldan sonra gündüz yüzlü bir kız tarafından çalınan kalbim bana başka melodilerin de olduğunu öğretti. Çok severek dinlesem hatta kendime çok yakın bulduğum isimlerle de tanışsam genellikle bir turistin uzak doğu seyehatinde yerlileştiği kadar alışabildim bu tarza. Zaman hep olduğu gibi aktı. Saçımda çıkan aklar, yaşanan olaylar ve edinilen deneyimler birbirini kovaladı. Derken bugün çok ilginç bir olay oldu ve kendimi youtube'dan Selda Bağcan'dan "Beni unutma" şarkısını dinlerken buldum. Sanki çocukken saçımı okşayan ebeveyn eli gibi okşadı ruhumu. Tarifi zor duygularla kendimi vokale, basa ve arkada araya giren perküsyona dikkat ederken buldum. Aynı 17 yaşımdaki gibi...Bu unuttuğum şarkının zihnimin bir köşesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu anladım ve de insanın neden hoşlanıyorsa onu dinlemesi gerektiğini... İşte sözleri
Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman

Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma

O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç Su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için su yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma