9 Ağustos 2011 Salı
SushiCo Panora
Uzakdoğu mutfağına karşı hep ilgi duydum. Daha çocukken elime geçirdiğim dondurma çubuklarıyla anneme ısmarladığım spagettiyi "sebzeli erişte" niyetiyle büyük bir iştahla yerdim. Sonraları birçok yerde bu mutfağı tattım. Fakat hiçbir zaman Anthony Bourdain- No reservations, Andy Zimmern- Bizarre foods, vs tadı yakalayamadım. Şöyle lezzetli baharatlı et suyunda yüzen et ve sebze parçalarının eşlik ettiği noddleları tatmak için sanırım oralara gitmek gerekecek diye düşünürken halen evimizin yakınındaki SushiCo'ya gitmediğimi anımsadım. İş çıkışı eşimle beraber oğlumuzu da alıp Panora AVM'deki şubesine attık kendimizi. Artık o kadar TV şovunda izlediklerimizin gazıyla sırasıyla;
>Çin böreği
>Buharda Çin mantısı
>Çıtır Çin mantısı
>Thai mantısı
>Karidesli erişte
>Karışık sebzeli dana eti
>Sarımsak soslu dana eti
>Mançuryan usulü tavuk
>Kızarmış muz
>Kızarmış ananas
sipariş ettik:) Yemekleri beklerken oğlumla etrafı gezdim. Mutfakta "çekik gözlü" nüfusunun hayli fazla olduğu dikkatimizi çekti. Çalışanların hepsi oldukça güleryüzlüydü. Hatta yeni başladığı belli olan bir garsonun heyecanını dizginlemeye çalışırken bir yandan da kendini gülmeye zorlaması eşimin dikkatini çekmiş. Bu konuda eğitim aldıkları belli. Mama sandalyesi mevcut fakat sayısını göremedim. Ortam yeterince nezihti ve tek bebekli aile tek bizdik. Uslu bir çocukla gelmekte sakınca olmaz fakat ilgi isteyen bir çocuğu dizginlemekte zorluk çekebilirsiniz zira çok fazla gezecek veya oyalanacak yer yok.
Gelelim yemeklere. Öncelikle hazırlıksız geldiğimiz için resim çekemedim. Zaten uzakdoğu mutfağında şekiller hemen hemen aynı diyerek hızlıca bu özrü kapatıyorum. Başlangıçlar yeterli porsiyonlarda, lezzetliydi. Beraberlerindeki soslar için aynısını söyleyemiyeceğim. Acı sos diye birşey yok. Pul biber ve yağ karışımı gibi birşey, Öncü biber salçası tadında bir biber sosu ve masadaki hazır soya sosu dışında sos yoktu. Bu bence çok büyük bir eksiklik. Hele bu mutfakta böyle olmamalıydı. Buharda mantı güzeldi. Özlem çok beğendi. Kıyması dana etinden ve yağsızdı. Buharda olduğu için biraz daha sulu içi olsa daha güzel olabilirdi. Çıtır mantıyı önermem ama Thai usulü olan mantı hem şık sunumlu hem de dolgun bir içi malzemesiyle beğenimizi kazandı. Çin böreğini ortalama buldum. Biraz daha baharat iyi olurdu. Sarımsak soslu dana eti taze sarımsakla yapıldığı için çok hafif bir aromada ve oldukça lezzetli. Sebzeli dana eti iyi pişmiş ince kıyılmış et parçaları ve az pişmiş sebzelerden oluşuyor. Güzel ama akılda kalıcı değil. Mançuryan usulü tavuk lezzetli. Balı kıvamında. Yer fıstığı da eklemişler. Ben badem-fıstık gibileri kızartma yemeklerde severim ama yemek olayında oldukça konservatif olan eşim beğenmedi. Daha lezzetlisini Fan Fang da yemiş olsam da bu versiyonu fena değil tavsiye ederim.
Tatlılardan muzlu olan daha çok beğenimizi aldı. Kızartma işlemi ananasa yakışmamış. Diri diri ananaslar ne taze ne pişmiş bir şekilde ağza geliyor. Ama muzla gayet uyumlu bir tat yakalanmış. Uzakdoğulular zaten tatlıyla çok barışık olmadıkları için beklentimiz düşüktü. Çıkışta Milka Lila Starsla telafi ettik:)
Geniş sayılabilecek bir şarap katalogları var. Yaz nedeniyle suşi olayına girmedik ama bu konuda da oldukça iddialılar.
Fiyatlar alışıldığı üzere orta seviyede. Biz gazlı içeceklerle beraber 80 tl ile kalktık. Ankara'da daha ucuz fiyatlı iyi yerler de var ama kapıda bekleyen kırmızı Ferrarilerin olduğu bir mekan için bu kabul edilebilir.
Sonuç: Aradığımı yine bulamadım. Ama orta halli bir yemek yedik. Aklımıza kazınacak bir tat bulamadık. Uzun bir süre uzakdoğu mutfağına takılmam heralde. Pişman olunmaz, güzel ve kaliteli vakit geçirilir.
Saygılarımla...
21 Haziran 2011 Salı
Boğaziçi Lokantası
Sıhhıye'de çalışmaktayım. Bazı öğle aralarında ekip olarak biryerlere gideriz. Burasıyla da bu şekilde tanıştım. İşyerimize oldukça yakın. Ulus Yeğenbey vergi dairesini çoğu Ankaralı bilir. Hemen öncesinde tek katlı bir mekan burası. Daha önce önünden defalarca geçmeme rağmen hiç dikkatimi çekmemişti. Belki de başkentte bu kadar İstanbul temalı bir yerin iyi olmayacağını düşünmüşümdür. Eski bir esnaf lokantasıyken zamanla revizyonlara uğramış ve bugün klasik esnaf lokantası tanımından uzaklaşmıştır. Genelde bu değişiklikler kalite ve lezzette bozulmayla sonuçlansa da burada bu böyle işlememiş. Dört veya beş kez gelme fırsatı buldum ve her seferinde bir daha ki gelişimde ne seçeceğimi düşünerek dükkandan çıktım. Genelde aynı mekana tekrar tekrar gelmek yerine başka yerleri görme taraftarıyım fakat burası için asla böyle olmuyor. Bir kere alacağım yemeği görerek, hakkında bilgi alarak seçmek bence büyük bir ayrıcalık. Süprizle karşılaşma riskini baya bir azaltıyor.

İkincisi porsiyonları obur bir insan için bile doyurucu. Ve en önemlisi yağından tuzuna, etin kalitesinden sebzelerin tazeliğine kadar hepsi üst kalite. Eşimle bunu tarif etmek için "gerçek yemek" veya "gerçek lokanta" tabirlerini kullanırız son zamanlarda kaliteli mekan kılığına girmiş yeni yetme kafeden bozma lokantalara itafen. Eti neredeyse küçükken Kars'daki yaylamızda yediğimiz et gibi. Kuzusu danası ayrı ayrı lezzetli. İşin sanatsal tarafı olan pişirimi de üst kalite. Etleri öldürmeden ama lokum kıvamında yapmak tam bir maharet işi bence. Bu arada koyu bir et taraftarı olduğumu anlamışsınızdır. Hemen her seferinde "az" işkembeyle başladım. Klasik işkembeci çobacısından biraz farklı buradaki. Öncelikle beyaz renkli. İşkembecideki gibi koyu veya sulu görünümlü değil. Muhtemelen pişirme tarzları farklı. Tek kazanda yoğurtlu ve uzun sürede piştiğini düşünüyorum. Çobacılarda ise genelde tek bir çorba suyuna tuzlama,paça,çürük,işkembe,beyin vs katılarak o şekilde adlandırılıp servis ediliyor. Burada pişen ev işkembesine benzeyen çeşidi bana daha çok hitap ediyor. Lezzetli ve tatminkar. Gerçi "kötü işkembe çorbası yoktur, az sirke-limon-biber vardır" hesabı yeterince limon-sirke-biberden sonra hepsi bana uyar. Tattığım çoban kavurma, istim kebabı, kuzu kapama, kuzu fırın oldukça lezzetliyidi. Et ve sebzeler özümsenmiş, tatları birbirine geçmişti. Yani gözünüzü kapatınca eti tattığınızda etin yanındaki sebzeyi anlayabilirsiniz ki bu benim için önemli bir kriter. Sadece çoban kavurmada dolgularımı tehdit eden kemik parçaları sıkıntı yaşattı. Bir de çok yağlı olduğu uyarısına rağmen benim gibi bu yemeği seçenler bol yağlı kemikli etten biraz etkilenebilirler. Ben kısa süreli bir TİA ( kısa süreli geçici bayılma, kısmi felç gibi) geçirdim mesela :)
Zeytinyağlılarına gereken ilgiyi verecek fırsatım olmadı. Bir daha ki sefer Özlemimle beraber gidip bu konuda deneyimlerimizi aktaracağız. Çünkü bu tamamen onun alanına girmekte.
Ve tatlılar. Ana yemeklere istediği kadar kuş kondursun, bir yerde tatlıya doyamadan kalkınca birşeyler yarım kalıyor içimde. Burası çoğu insanın tatlı açlığını tamamen söndürebilecek bir yer bence. Ben genellikle sütlacını yedim. Taptaze, hatta bir keresinde ılıktı bile, süt kokan tam kıvamında bir tatlı. Ekmek kadayıfı da aynı şekilde son derece başarılıydı. Kaymağı "gerçek kaymak"tı. Şerbeti baymıyor ve dokusu da pasta gibi dağılmıyordu. Benim kriterlerim ekmek kadayıfı için öncelikle bunlar. Bir porsiyonu ikimiz çin tatmin edici oldu. Ayva ve kabak tatlısı da standartların oldukça üstündeydi. Meyveler diri ama pişmişti. Şerbetlerini tamamen emmiş ve aromalarını fazla kaynamaktan dolayı kaybetmemişlerdi. Meyve tatlılarını çok tercih etmesem de memnun kaldım. Kalburabastı da şerbetli sevenler için güzel bir seçim olur bence.
Resimde tatlıların sadece bir kısmı yer alıyor. Esas güzel olan diğer dolabı çekecek fırsatım olmadı, üzgünüm. Ama zaten gitme fırsatı bulursanız kapıdan girişte sağda görünce oyuncakçıya girmiş çocuk gibi ağzınız kulaklarınıza yapışacaktır.
Sonuç: Geleneksel lezzeleri sevenler için biçilmiş kaftan. Kuvvetle öneririm.
.
Etiketler:
boğaziçi lokantası,
et,
istim kebabı,
kalburabastı,
kuzu kapama,
sütlaç,
tatlı,
ulus
18 Haziran 2011 Cumartesi
Haziran'da gezmek zor...
Yer Ankara. Tarih 13 Haziran 2011. Genel seçimlerin hemen sonrası ülkeyi saran sıcak atmosferin aksine başkentimiz soğuk havaya teslim olmuş durumda. Bir türlü gelemedi yaz. 11 yıldır Ankara'da ikamet etmekteyim. Alışagelenin aksine Mayıs ortasından sonra kendini iyice hissettiren yaz Haziran ayı ortasında bile bizlere zamansız sonbahar tadını yaşatmakta. Hatırlıyorum da, eskiden bu zamanlarda Kızılay meydanında buluşurken, Tunalı'da gezerken veya sınırlı eğlencelerimizden birini yaparken ter içinde kalırdık. Kızılay öğleden sonra sarıya döner, hayat daha bir yavaş akardı. Genel olarak asık olan Ankaralıların suratları bile daha kaygısız ve hoşgörülü bakardı. Yeryüzünde sıcaktan kafası haşlananlar, yeraltına indiklerinde yaklaşan Ankaray'ın estirdiği rüzgarla uyanır, kendine gelirdi. Aklımda böyle bir Haziran varken, alakasız bir yağış, gelmeyen sıcaklar, evde oturarak geçirilen hafta sonları çok canımı sıkıyor. Mesela bu hafta sonu İncek'te eşim ve oğlumla güzelce zaman geçirecektim. Hava bulutlu olmasına rağmen bu kararımıza sadık kalarak oraya kadar gittik de. Oğlum hırkasıyla yeşilliklerde oynarken, biz çay siparişimiz vermiştik. Fakat daha çayımız gelmeden ani bir sağanak yağış altında kaldık. Musonları aratmayan bu yağış sonrasında apar topar kalkıp evimize döndük. Kursağımızda kalan hevesimizi bir sonraki haftaya diye teskin ederken, zaten ancak son zamanlarda alışabildiğimiz Ankara’yla aramız tekrar açıldı. Yine canım deniz kenarı çeker oldu ve etrafımdaki estetik yoksunu kenti yargılar oldum. Son zamanlarda Eymir’di, AOÇ’ydi, İncek’ti kendimizi kandırırken, Matrix’ten çıkıp gerçek dünyaya geri döndüm. En azından Haziran'ın ortasında ceketi giymek zorunda kalmasam, filmdeki Cypher gibi matrixte yaşamaya razı olacam...
7 Haziran 2011 Salı
Beni unutma...
Sarı bir Muğla öğleden sonrası sırtımda notlar ve kitaplarımın olduğu çantayla üç yıldır her santimetresini ezberlediğim ev-okul yolunda yine ter içinde yürüken başlamıştım metal-hard rock müzik dinlemeye. O zamanlar ki kankam Mehmet ile dönemimiz için çok da sık rastlanmayan bir grup çalmıştı gönlümüzü; Manowar !. Yaşıtlarımız arasında bu tarz dinleyenlerin çoğu sıklıkla Metallica, hadi bilemedin Megadeth'in ötesine geçemeyerek genellikle özenti müzik zevklerini tatmin ederken biz Manowar'ın Türkiye'de olmayan albümlerini toplamakla, şarkı sözlerini bulmakla ve grup hakkında bilgi toplamakla geçiriyorduk günlerimizi. Okul dönüşü odamdaki koltuğa kendimi bırakıp eskiden vitrinimizin baş köşesinde duran fakat sonrasında evdeki liberalleşme akımları neticesinde odamdaki yerini alan stereo Philips müzik setine o gün canımın çektiği albümü koyup sözlerine birebir eşlik ederek albümü bitirmeden yemeğe bile oturmuyordum. Benim için bu seanslar tüm okul ve sosyalleşme stresini bir kenara bırakıp zihnimi ve ruhumu netleştiren günün en değerli saatleriydi. Ergenlik dönemi bu tempoyla yıllarca sürdü. Bir dönem medya satanistlere sardırmıştı ve metal müzik dinleyenler satanist damgası yiyordu. Bu dönemde ben de pek çok genç gibi babam tarafından metal dinlemeyi bırakmam konusunda hafif bir baskı gördüm fakat yine medya sayesinde ilginç bir şekilde bu sıkıntıyı da atlattım. Olay şöyle; o dönem Ankara'da Haldun Karagöz adlı bir kalp cerrahı (sonrasında yakınen tanıma fırsatı buldum) ile yapılan haberde ameliyatta metal dinlediği ve bunun konsantre olmasını kolaylaştırdığı gibi bir haber ve röportaj yayımlanmıştı. Benim de son sürat cerrah olmak için Tıp Fakültesi'ne girmeye çalıştığımı bilen babam bu haberden sonra kendisi dinlememi provake eder olmuştu. Bu kısa duraksamadan sonra üniversite yıllarında Manowar dışında diğer metal grupları olan Mötley Crüe, Judas Priest, Guns N Roses, Scorpions, Black Sabbath vs ile yıllarımı geçirdim. Bu dönemde Radyo ODTÜ neredeyse tek dinlediğim kanal olmuş ve dolayısıyla beni metal müziğin hırçın dalgalı okyanusundan, soft rock'ın tropik bir adaya vuran yumuşak dalgalı sularına kadar sürüklemişti. Artık eskisi gibi coşamaz olmuştum Manowar dinlerken. Bu durumda kanımdaki testesteron seviyesinin ve gözlerimin kenarlarındaki artmakta olan kırışıklıkların da etkisi var tabi. Böyle birkaç yıldan sonra gündüz yüzlü bir kız tarafından çalınan kalbim bana başka melodilerin de olduğunu öğretti. Çok severek dinlesem hatta kendime çok yakın bulduğum isimlerle de tanışsam genellikle bir turistin uzak doğu seyehatinde yerlileştiği kadar alışabildim bu tarza. Zaman hep olduğu gibi aktı. Saçımda çıkan aklar, yaşanan olaylar ve edinilen deneyimler birbirini kovaladı. Derken bugün çok ilginç bir olay oldu ve kendimi youtube'dan Selda Bağcan'dan "Beni unutma" şarkısını dinlerken buldum. Sanki çocukken saçımı okşayan ebeveyn eli gibi okşadı ruhumu. Tarifi zor duygularla kendimi vokale, basa ve arkada araya giren perküsyona dikkat ederken buldum. Aynı 17 yaşımdaki gibi...Bu unuttuğum şarkının zihnimin bir köşesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu anladım ve de insanın neden hoşlanıyorsa onu dinlemesi gerektiğini... İşte sözleri
Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni beni unutma
Beni beni unutma
Beni beni unutma
O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç Su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için su yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma
Bir avuç Su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için su yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma
Etiketler:
Beni unutma,
Black Sabbath,
cerrah,
Guns N Roses,
Haldun Karagöz,
hard,
Judas Priest,
kalp,
Manowar,
Megadeth,
metal,
Metallica,
Mötley Crüe,
Radyo ODTÜ,
rock,
Scorpions,
Selda Bağcan
31 Mayıs 2011 Salı
Merhum Metin Lokumcu hakkında
Bugün uzun bir süredir zihnimde ziyaret etmediğim bazı koridorların kapılarının açıldığı bir gün oldu benim için. Anlattıkça anlaşılamayan, üzüldükçe içimin soğumadığı, ruhumu vicdan azabı veya pişmanlığın dindiremediği bir iç sıkıntısına teslim eden bu olay sayın başbakanımızın Hopa ziyareti sırasında cereyan etti. 54 yaşında saçlarında yılların tozunu taşıyan bir amca sabah uyanıp son 40 yıl yaptığı gibi tıraşını olup, içindeki Karadenizli heyacanının da desteğiyle belki de yavaş yavaş bozulmaya başlayan sağlığını dert etmeyi bırakıp, muhtemelen ilçe merkezindeki bir konfeksiyondan aldığı ceketini de sırtına geçirerek sokağa çıktı. Yıllardır geçtiği sokaktaki olağan dışı hareketliliği hayrolsun diyerek karşılayarak merkeze, arkadaşlarının yanına indi. Bugün, 17000 nüfuslu sınır ilçesi olan memleketinin alışık olmadığı ancak 4 yılda bir gördükleri bu organizasyonun bu seferki büyüklüğüne şaşırmış olsa da yine de duruşundan vazgeçmeyeceği bir gündü. Çevre illerden otobüslerle toplanmış partizanlar, kolluk güçleri, korumalar ve siyasiler zaten küçük olan miting alanının yarısına yakınını doldurmaktaydı. Kalanını da çoğunu ismini bildiği komşu ve önde gidenlerinden olduğu doğa dostları oluşturmaktaydı. Sayın başbakanımız konuşmasını yaptıktan sonra kendisine göre zaten Gürcistan'dan gelen elektiriğin ülkemize giriş yaptığı, Çernobil sonrası biraz ihmal biraz da kötü kader sonucu ölümlerin yarısının kanserden oluştuğu memleketine bir darbe daha vuracak olan HES'ni protesto etmek için demokratik hakkını kullanmak üzere bu yaşına kadar yaptığı gibi korteksindeki motor nöronlarından kaslarına sinyali gönderdi. Çünkü bu yaşına kadar doğru bildiğini yapmıştı. Ama hep kanuni sınırlara uyarak. Bu da bu sınırlar dahilinde , tam da kaşısındaki devlet büyüğünün vaad ettiği gibi "ileri demokratik" bir haktı. Fakat ister imamın, ister Che'nin ordusu olsun farketmez karşısındakiler orantısız bir güç ile kuvvetle muhtemel onu okutmuş olan bu adama öyle bir karşılık verdiler ki, en beğenmediği ülkelerdeki protestolarda olanları izlediği uydudaki yabancı haber kanalında gördüğü sahnelerle karşılaştırma bile yapamadı belki mevcut olan halini. çünkü o artık inandığı değerler uğruna, ama kimseye zarar vermeden, fakat asla kimsenin demokratik haklarını kısıtlamadan bu hayata torunlarına "yaşanılabilir" bir ortam bırakmak uğruna veda etmişti. Bu sırada gerçek eşkiyalar can almak için plan yada eylem yaparken, o geleceği için canını veriyordu üstelik "eşkiya" kendisi olmuştu bir kısım devlet erkanı ve yandaşının nezlinde. İşte bunlar ağırıma gidiyor. Ne görüşte olursa olsun, ki Hopa uzuuun bir süredir tek ÖDP'li belediyedir ve "marjinal" tutumu herkesce bilinen bir kazadır. Burada her türlü provakatif eylemin olabileceği yine herkesce tahmin edilebilirken tedbirler ve tutumların daha sağduyulu olması gerekmez miydi? Ülkemizin evladı polis ve askerin canına molotovla kastedenlere su sıkan, bugüne kadar bu tarz seçim kampanyalarında en taşkın eylemlere bile onlarca kez seyreltilmiş tepkiler veren iktidarlar ne zaman bu kadar halktan koptular ve nasıl bu kadar yakın olduğu ilüzyonunu herkese yutturdular? İşte bunlar yüreğimi acıtıyor. Sayın merhum Metin Lokumcu; mekanın cennet olsun. Allah rahmet eylesin...
29 Mayıs 2011 Pazar
Konya'da bir düğün
Bugün işyerinden bir arkadaşımın evlilik düğünü için Konya'ya gittik. yaklaşık bir haftadır bugünü bekliyordum. İşteki onca yorgunluk ve stresimden bir kaçış olacaktı bu minik hafta sonu tatili. Yolculuk planımızda sabah erkenden yola çıkmak ve Meram bağlarında kahvaltı etmek vardı, fakat henüz anlayamadığım bir şekilde sabah 8 de uyanmamıza rağmen 12.30 da ancak çıkabilmiştik. Öğlen saatlerinde yola koyulduk. Yıllardır Adana'ya gelip giderken önünden geçtiğim Kulu-Konya sapağına saptık. Ankara-Adana yolunun aksine oldukça geniş ve düzgün bir yol. Oldukça süratli bir yolculuk oldu. Arkadaşlarımın bu yol hakkındaki uyarıları olmasa daha da hızlı olabilirdi. Uçsuz bucaksız ovada ip gibi sıralanmış bir yol, en ufak bir tepe veya dağ ile bölünmeden bizi Konya'ya kadar getirdi. Navigasyon cihazımız sağolsun, erkek evinin kapısında buluverdik kendimizi. Kısa bir bekleyiş sonrası damatımız ve bazı aile bireyleriyle selamlaştık ve düğün konvoyuna katıldık. Bu sırada arabamızın aynasına konvoya ait olduğumuzu belirten havlu işgüzar düğün organizatörlerince astırılmıştı bile. Kız evinden gelinin alınması sonrasında Diltaş sosyal tesisleri adında, bir okula bitişik düğün salonuna geldik. işyerinden arkadaşlarla bize ayrılan masaya geçtik. yarım saat kadar süren bir sohbet sonrasında yemek anonsu yapıldı ve erkekler yan salona alındı. Gelelim bir haftadır herkesin bahsettiği meşhur Konya düğün yemeğine. Anlatılana göre bir düğün için 30-40 hayvanın kesildiği olurmuş. Tanıyan tanımayan herkesin davetli olduğu düğün yemekleri Konya kültürünün bir parçasıymış. Eskiden açık havada göz önünde dev kazanlarda pişen yemek küçük gruplar halinde oturan misafirlere ortak bir kaptan ikram edilirken, bu adet yavaş yavaş yerini salonlara ve organizatörlerce düzenlenen hızlı bir otur-ye-kalk olayına dönüşmüş. Yine de gayet güzeldi. Sofraya 10 kadar arkadaşla oturduktan sonra ortaya iki kap yoğurtlu bir çorba geldi. Herkes kaşığını daldırarak bitirir bitirmez yine ortayanohutlu-kuş üzümlü pirinç pilavı üzerinde kuşbaşı et kavurma geldi. Gözlemlediğim kadarıyla ekibin performansına göre dur diyene kadar garsonlarca bu et-pilav gelip gidiyordu. Bizim masamıza 3 sefer geldi. Hemen sonrasında heralde iştah kessin diye irmik helvası geldi. Çam fıstığı ve sıvı yağla yapılmış helva biraz sönüktü. Zaten çok yiyen de olmadı. Kısa bir ikinci et-pilav faslından sonra meşhur bamya çorbası geldi. Hep duyardım bu çorbayı. Konyalıların çoğu için bamyanın tek sunum şekliymiş bu çorba. Başka bir şehirde bamya yemeğini gören Konyalı bir çok dostumun şaşırması bu yüzdenmiş. Çorba heralde toplu piştiği için çok aromatik gelmedi bana. Gerçi toplu kazanda pişen yemekler daha bir güzelolur fakat bu daha çok et yemekleri için geçerli bence. Bamyanın ekşimsi ve meyvemsi tadını almak çok güç. Ama yine ortalamanın üstünde bir tat. Ve meşhur zerde teşrif etti soframıza. Birkaç kez zerde yemiştim. Ama böyle taze pişip de sofraya gelenini, ki böylesi makbüldür, ilk defa tattım. Çok basit görünmesine rağmen oldukça lezzetliydi. Safranboluda yediğim safranlı zerdeye göre daha az baharatlı ama daha yoğun kıvamlı ve içi dolgundu. Bana kalsa daha yarım saat kadar oturup ayrı ayrı tekrar tadardım hepsini fakat ayakta bekleyen ve daha yemek alamamış insanları görünce grupça kalktık.Bahçede çay ikramı oldu. Sonrasında takı töreni ve fotoğraf faslı tabiki. Sonrasında işten bir abimizin daveti üzerine ailesinin Meram'daki evine kısa bir ziyarette bulunduk. İki katlı müstakil, her tarafı yeşil asmalar ve sarmaşıklarla donanmış beyaz bir eve geldik. Oldukça samimi bir selamlaşma sonrası 60 yaşlarındaki çiftin salonuna kurulduk. Çok zevkli döşenmiş, her yerde evin beyefendisinin heykel ve resimlerinin bulunduğu halısı, kristalleri, vitrini, şöminesi, zigon sehpaları, danteller ve şekerliğiyle lükse yakın tipik bir Türk evi salonuydu. Bahçeye bakan arka balkonuna çay içmeye geçtik. Sanatçı eli değdiği her halinden belli olan bu geniş sayılabilecek balkonda oldukça şık çay takımlarıyla güzel bir çay keyfi yaptık ve nezih bir sohbette bulduk kendimizi. Yolcu yolunda gerek diyerek bir süre sonra hava da esmeye başlayınca selamlaşarak kalktık. Bu güzel ziyaret bana aile bağlarının tadını, önemini, özelliğini bir kez daha hatırlattı. Düğün konvoyunda birbirini tanımayan yüz kadar arabanın birbirilerine saygı içerisinde hareketi, karşılık beklenmeden yapılan gönülden ikramları, bir adetin evrilse de halen güzellikle uygulanışı ve bunun toplum için ne kadar önemli olduğu, bir çocuğun artık büyüdüğünü ve gözlerinin önünde artık başka bir aile oluşunu bilinç altında hisseden damadın babasının sevinci, gururu, kaygısı ve gönlünün bir yerinde ayrılığın hüznü bu düğünden aklımda kalanlardı dönüş yolunda eşimle sohbet ederken kafamdan geçen...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





